30 Mayıs 2026 Cumartesi

Türkiye Siyasetinin Geldiği Nokta: Halkın Aynaya Bakışı


 



Türkiye Siyasetinin Geldiği Nokta: Halkın Aynaya Bakışı



Türkiye Siyasetinin Geldiği Nokta: Halkın Aynaya Bakışı

Türkiye bugün yalnızca ekonomik bir kriz, siyasi kutuplaşma ya da yönetim tartışması yaşamıyor. Asıl mesele; devlet, toplum ve birey arasındaki ilişkinin tarihsel olarak yeniden kırılma noktasına gelmiş olmasıdır. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken Türkiye’nin temel sorusu artık “kim yönetecek?” değil, “nasıl bir ülke olacağız?” sorusudur.

Bu soruya cevap vermeden hiçbir seçim, hiçbir lider, hiçbir anayasa değişikliği gerçek anlamda bir çözüm üretmeyecektir.

Güçlü Devlet Geleneği ve Zayıf Toplum Sorunu

Türkiye’nin siyasal yapısının temelinde Osmanlı’dan miras kalan güçlü devlet anlayışı vardır. Devlet kutsal görülmüş, toplum ise çoğu zaman yönlendirilmesi gereken bir kitle olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle Türkiye’de siyaset uzun yıllar boyunca halka hizmet üretmekten çok, devleti ele geçirme mücadelesine dönüşmüştür.

Sağ-sol çatışmaları, darbeler, vesayet tartışmaları, parti kutuplaşmaları aslında aynı problemin farklı biçimleridir:
Devletin toplumdan daha merkezî ve daha belirleyici olması.

Bugün de farklı ideolojiler görünse bile siyasal refleks aynıdır:

Gücü ele geçir,

Devlet mekanizmasını kontrol et,

Karşı tarafı sistem dışına it.

Bu durum demokrasiyi sandığa indirgerken, toplumsal uzlaşmayı zayıflatmıştır.

Sosyolojik Olarak Türkiye Neden Geriliyor?

1. Kutuplaşma Kimlik Savaşına Dönüştü

Türkiye’de insanlar artık ekonomik görüşlere göre değil; kimliklere göre ayrışıyor:

muhafazakâr-laik,

Türk-Kürt,

göçmen-yerli,

seküler-dindar,

iktidar-muhalif.

Bu ayrım siyasetin doğal rekabet sınırını geçtiğinde toplum ortak aklını kaybeder. İnsanlar artık doğruyu değil, “bizden olanı” savunmaya başlar.

Bu da liyakati öldürür.

2. Eğitim Sisteminin Çöküşü

Bir ülkenin geleceği okulda şekillenir. Türkiye’de ise eğitim:

sorgulayan birey değil,

ezberleyen birey üretmeye başladı.

Üniversite sayısı arttı ama bilimsel kalite düştü. Gençler diplomaya sahip ama umuda sahip değil. Bu yüzden büyük bir beyin göçü yaşanıyor.

Bir toplumun en parlak gençleri ülkeyi terk etmek istiyorsa, sorun yalnızca ekonomi değildir; sistem insanına güven vermiyordur.

3. Ekonomik Kriz Sadece Para Krizi Değil

Türkiye’de ekonomi artık üretim yerine tüketime dayalı bir yapı haline geldi.

İnşaat büyüdü,

sanayi zayıfladı,

teknoloji üretimi sınırlı kaldı,

hukuk güvencesi azaldı.

Ekonominin temel problemi “doların yükselmesi” değildir.
Asıl problem güvenin düşmesidir.

Çünkü yatırımcı da vatandaş da yarın ne olacağını öngöremiyor.

4. Adalet Duygusunun Zayıflaması

Bir toplumun çöküşü ekonomik krizle değil, adalet hissinin kaybıyla başlar.

İnsanlar şuna inanıyorsa sistem çökmeye başlar:

“Kurallar herkese eşit uygulanmıyor.”

Bu duygu yayıldığında:

vergi ahlakı bozulur,

kurumlara güven azalır,

toplumsal öfke büyür,

insanlar bireysel kurtuluş aramaya başlar.

Türkiye’nin Kurtuluş Reçetesi Nedir?

Türkiye’nin kurtuluşu ne yalnızca iktidar değişimidir ne de tek bir liderdir. Sorun yapısaldır; çözüm de yapısal olmak zorundadır.

1. Hukukun Üstünlüğü Yeniden Kurulmalı

Hiçbir ekonomi, hiçbir demokrasi bağımsız hukuk olmadan yaşayamaz.

İnsanlar:

mahkemeye güvenmeli,

hakkını arayabilmeli,

devlet karşısında eşit olduğunu hissetmelidir.

Adalet yalnızca mahkemede değil, günlük yaşamda hissedilmelidir.

2. Eğitim Devrimi Şart

Türkiye’nin gerçek petrolü genç nüfusudur.

Ancak bu nüfus:

ezber değil düşünmeyi,

itaat değil üretmeyi,

korku değil özgüveni öğrenmelidir.

Bilim, teknoloji, yapay zekâ, mühendislik ve özgür düşünce merkezli bir eğitim olmadan Türkiye orta gelir tuzağından çıkamaz.

3. Siyasetin Dili Değişmeli

Türkiye’de siyaset uzun yıllardır korku üzerinden yapılıyor.

“Onlar gelirse ülke biter.”

“Biz gidersek devlet çöker.”

Bu dil toplumu hasta eder.

Yeni siyaset:

uzlaşmayı,

kurumları,

liyakati,

şeffaflığı savunmalıdır.

Devlet partilerin değil, milletin devleti olmalıdır.

4. Üretim Ekonomisine Geçilmeli

Türkiye’nin beton değil teknoloji üretmesi gerekiyor.

Tarım yeniden ayağa kaldırılmalı,

sanayi yüksek teknolojiye yönelmeli,

genç girişimcilere alan açılmalı,

bilim insanları desteklenmeli.

Kalkınma ancak üretimle olur; borçla değil.

5. Toplum Yeniden Birbirini Dinlemeyi Öğrenmeli

Belki de en önemli mesele budur.

Türkiye’de herkes konuşuyor ama kimse birbirini duymuyor.

Muhafazakârlar laiklerden, laikler muhafazakârlardan korkuyor. Gençler yaşlıları anlamıyor, şehirler Anadolu’yu küçümsüyor, Anadolu şehirleri ise büyük kentlere öfke duyuyor.

Oysa aynı ülkenin insanları birbirini düşman olarak görmeye başladığında devlet güçlense bile toplum çöker.

Sonuç: Türkiye’nin Asıl Krizi Ahlaki ve Kurumsal Krizdir

Türkiye’nin problemi yalnızca ekonomi değildir.
Sorun daha derindedir:

kurumsal erozyon,

liyakat kaybı,

adalet eksikliği,

kutuplaşma,

eğitim çöküşü,

ortak gelecek fikrinin zayıflaması.

Fakat Türkiye hâlâ büyük potansiyele sahip bir ülkedir.

Genç nüfusu, coğrafi konumu, tarihsel birikimi ve girişimci insan yapısı büyük avantajdır. Ancak bunların ortaya çıkması için önce toplumun yeniden güven duyması gerekir.

Bir ülkeyi yalnızca hükümetler kurtarmaz.
Bazen toplumun kendisi değişmeye karar verdiğinde tarih yeniden yazılır.

Türkiye’nin gerçek kurtuluş reçetesi şudur:

hukuku üstün kılmak,

eğitimi özgürleştirmek,

liyakati korumak,

üretimi artırmak,

birbirini düşman değil vatandaş olarak görebilmek.

Çünkü güçlü devlet ancak güçlü toplumun üzerine kurulabilir.

                       Metin ALGÜL

Etiketler:


    Bir Yorum Yaz

     
     

    
    

    2 Mayıs 2026 Cumartesi

    1 Mayıs: Emeğin Tarihi, Mücadelenin Hafızası


     

    

    1 Mayıs: Emeğin Tarihi, Mücadelenin Hafızası 



    1 Mayıs: Emeğin Tarihi, Mücadelenin Hafızası 

     

    Metin ALGÜL

     

    Kutlama Değil  Hesaplaşma Hesap Soruyoruz

    Tarih değişiyor isimler değişiyor ama şiddet baskı acımasızca saldırı değişmiyor 

    Öyleyse karşı Mücadelede Değişmicek Tarih Kendi kahramanlarını alanlara ve mücedeleye katacakdır

    En yakın tarihte maden işçilerinin ankaradaki mücadelesi polis baskınları dayakları ve maden işçilerinin sabrı mücadelesi kazanımları gösderiyorki sistemin acımasızlığında değişiklik yok ama emek mücadelesi aynı kararlılıkda devam etmeli ve kazanımlar devam etmeli pratik hafızadır son mücadele

    1880’li yıllar, ağırlıklı olarak kol emeğinin kullanıldığı ve çalışma şartlarının çok kötü olduğu 
    yıllardı. Küçük çocukların karın tokluğuna çalıştırılması ve 14-15 saate kadar varan iş günleri 
    söz konusuydu. 
    şirketler eşi görülmemiş bir hızla büyürken, işçiler, işyeri güvenliği, sağlık koşulları, 
    örgütlenme ve grev gibi en temel haklarını dahi tanımayan bir siyasi ve hukuki sistem ile karşı 
    karşıyaydılar. 
     
    1881 yılında yarım milyon işçiyi temsilen kurulan Örgütlü Meslek ve Emek Birlikleri 
    Federasyonu "8 saatlik iş günü" mücadelesini ülke geneline yaymak ve işçilerin 
    kararlılıklarını göstermek amacıyla mücadeleyi yükseltti.. 
     
    ABD’nin şikago kentinde 40 bin tekstil işçisinin gerçekleştirdiği eylem kanla bastırıldı. Aynı 
    kentte, bir fabrikada 8 saatlik işgünü için greve çıkan 1400 işçi işten atıldı. Aynı tarihlerde 
    greve çıkanlara ateş açıldı ve 4 işçi yaşamını yitirdi. 
     
    Saldırılar, mücadele ateşini söndürmedi, aksine körükledi. ABD ve Kanada’da sendikalar ve 
    diğer örgütlerin yükselttiği mücadele sonucu 1 Mayıs 1886’da yaklaşık 350 bin işçi greve 
    çıktı. 
     
    Tarih işçi sınıfının böylesine örgütlü ve kararlı tepkisine ilk kez tanık oluyordu. Tüm ülkede 
    yaşam durdu. ışçiler üretimden gelen güçlerini kullanıyordu. 
     
    ışçilerin bu topyekün isyanı, işverenlerin tepkisini çekti. Chicago'da greve çıkan 40 bin işçinin 
    eylemini bastırmak için, saldırılar düzenlendi. ışverenler grev kırmak için sokak çeteleriyle 
    anlaştı. Sokak çeteleri bir taraftan işçilere saldırıyor, bir taraftan da grev kırıcılığı yapıyordu. 
    Grevci işçilerle sokak çeteleri arasında çıkan kavga sırasında, polisin işçilerin üzerine ateş 
    açması sonucu 4 işçi yaşamını yitirdi. 
     
    Hükümet ve işverenler, işçi eylemini kolay kolay içlerine sindiremiyordu. 1 Mayıs sonrası 
    işten atmalar, baskılar yoğunlaştı. Olaylara neden oldukları gerekçesiyle 8 işçi hakkında idam istemiyle dava açıldı

    Dört işçi önderi Albert PERSONS, Adolph FISCHER, George ENGEL ve August SPIES, 1 Mayıs 1886 yılında 8 saatlik iş günü mücadelesinde önderlik yaptıkları için idam edildi.

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü, 8 Mart 1857'de New York'ta düşük ücretler ve kötü çalışma koşullarını protesto eden 40 bin tekstil işçisi kadının greviyle başlayan, polisin müdahalesi ve çıkan yangında 120'den fazla kadın işçinin hayatını kaybettiği trajik bir mücadele tarihine dayanır. Bu gün, kadınların eşitlik, oy hakkı ve daha iyi yaşam koşulları arayışının bir sembolüdür.

    2 acı Mücadeleyi Birbirinden Ayıramayız bir bütün mücadeledir

    1 Mayıs, yalnızca bir bayram değildir. O, alın terinin, eşitsizliğe karşı direnişin ve insan onurunun tarih sahnesinde bıraktığı en güçlü izlerden biridir. Bugün sokaklarda atılan sloganların kökleri, 19. yüzyılın karanlık fabrikalarında yankılanan sessiz çığlıklara dayanır.

    Her şey, 1886’da ABD’deki Haymarket Olayı ile sembolleşen bir kırılma anıyla başladı. Günde 12-16 saat çalışan işçilerin “8 saatlik iş günü” talebi, yalnızca ekonomik bir istek değil; insan olmanın asgari şartıydı. Ancak bu talep, baskıyla, şiddetle ve idamlarla karşılandı. İşte bu yüzden 1 Mayıs, yalnızca bir kazanımın değil, aynı zamanda ağır bedellerin hatırlatılmasıdır.

    Tarih boyunca işçi sınıfı, sistematik hak gasplarıyla yüzleşti. Sanayi Devrimi’nden itibaren devletler ve sermaye, üretimi maksimize ederken emeği minimize etmenin yollarını aradı. Sendikasızlaştırma, güvencesiz çalışma, düşük ücretler ve sosyal hakların budanması, bu sürecin evrensel sorunları oldu. Sosyolojik olarak bakıldığında, işçi sınıfı yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda kültürel ve politik olarak da marjinalleştirildi.

    Türkiye’de ise 1 Mayıs’ın tarihi ayrı bir anlam taşır. Özellikle 1977 Taksim 1 Mayıs Olayları, bu mücadelenin ne kadar ağır bedellerle yürütüldüğünün acı bir sembolüdür. O gün, emek talebiyle meydanlara çıkan yüz binler, kurşunlar ve panikle dağıtıldı; onlarca insan hayatını kaybetti. Bu olay, yalnızca bir trajedi değil, aynı zamanda devlet-toplum ilişkisinde güven krizinin derinleştiği bir dönüm noktasıdır.

    Bugün Türkiye’de işçi hakları konusunda önemli yasal düzenlemeler yapılmış olsa da, pratikte ciddi sorunlar devam etmektedir. Taşeronlaşma, kayıt dışı istihdam, iş cinayetleri ve sendikal baskılar, günümüzün en yakıcı meseleleri arasında yer alır. Özellikle genç iş gücü ve göçmen emekçiler, en kırılgan kesimi oluşturur.

    Peki çözüm nerede?

    Çözüm, yalnızca  yasaların varlığında değil; onların uygulanmasında, denetlenmesinde ve toplumsal bilinçte yatmaktadır. Sendikalar, bu noktada kritik bir rol oynar. Ancak sendikaların da kendilerini yenilemesi, şeffaflaşması ve genç işçilere ulaşabilmesi gerekir. Güçlü bir sendikal yapı olmadan, bireysel işçi haklarının korunması neredeyse imkânsızdır.

    Devlet ise hakem değil, garantör olmak zorundadır. Sosyal devlet anlayışı, yalnızca yardım dağıtan değil; adil çalışma koşullarını sağlayan bir sistem gerektirir. İş güvenliği denetimlerinin artırılması, asgari ücretin yaşam standartlarına uygun hale getirilmesi ve örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınması, atılması gereken temel adımlardır.

    Toplumsal düzeyde ise emeğe bakışın değişmesi gerekir. Emeği sadece üretim aracı olarak gören anlayış yerine, insan onurunun bir parçası olarak değerlendiren bir kültür inşa edilmelidir. Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği, sermayesinden değil; emeğine verdiği değerden ölçülür.

    1 Mayıs, geçmişin yasını tutmak için değil; geleceği inşa etmek için vardır. O gün, yalnızca meydanlarda değil; zihinlerde de bir dönüşümün başlangıcı olmalıdır. Eğer bugün hâlâ adaletsizlikten söz ediyorsak, bu mücadele bitmemiş demektir.

    Ve belki de en önemli soru şudur:
    Emeğin değersizleştirildiği bir dünyada, gerçekten kim kazanır?

    Cevap basit ama sarsıcı:
    Hiç kimse.

    Çünkü emeğin olmadığı yerde ne üretim vardır, ne adalet, ne de gelecek.

    1 Mayıs bir kutlama günü değildir; bir hesap günüdür. Tarihle, sistemle ve vicdanla hesaplaşma günüdür. Çünkü bu gün, sadece alın terinin değil, bastırılmış öfkenin, çalınmış hakların ve ertelenmiş adaletin günüdür.

    1886’da Haymarket Olayı ile başlayan süreç, bize çok net bir gerçeği öğretti: Haklar verilmez, alınır. 8 saatlik iş günü bugün sıradan bir norm gibi görünüyorsa, bu; idam sehpalarında sallandırılan işçilerin, kurşunlara hedef olan emekçilerin bedelidir. Sistem o gün de aynıydı, bugün de aynı refleksleri taşıyor: Karı maksimize et, emeği bastır.

    Türkiye’de bu gerçeğin en kanlı yüzü 1977 Taksim 1 Mayıs Olayları ile ortaya çıktı. O gün sadece insanlar ölmedi; güven öldü, adalet öldü, devletin tarafsızlığına olan inanç öldü. Ve acı olan şu ki, bu hesap hâlâ tam anlamıyla sorulmadı.

    Bugün geldiğimiz noktada tabloyu süslemeye gerek yok. İşçi hâlâ güvencesiz. İşçi hâlâ borçlu. İşçi hâlâ korkuyor.
    Taşeron sistemleriyle parçalanmış bir emek yapısı, sendikasızlaştırılmış bir iş gücü, denetimsiz bırakılmış iş güvenliği… Her yıl yüzlerce işçi “kaza” denilerek toprağa veriliyor. Bu bir kader değil; bu bir sistem tercihi.

    Sosyolojik olarak bakıldığında, emekçi sınıf sadece ekonomik olarak değil; zihinsel olarak da bastırılıyor. “Şükret” kültürü, hak aramanın önüne geçiriliyor. Oysa hak aramak bir nankörlük değil, insan olmanın gereğidir.

    Artık mesele şudur: Sorunu teşhis etmek değil, çözümü dayatmak.

    Çözüm net, sert ve gecikmeden uygulanmalıdır:

    Sendikal örgütlenme anayasal güvence altına alınmalı ve ihlal eden işverenlere ağır yaptırımlar uygulanmalıdır. Sendikaya üye olduğu için işten atılan bir işçinin davası yıllarca sürmemeli; anında geri dönüş sağlanmalıdır.

    Taşeron ve güvencesiz çalışma modelleri kademeli değil, doğrudan kaldırılmalıdır. Emek parçalanamaz. Parçalanan her yapı, sömürüye açık hale gelir.

    İş cinayetleri için özel mahkemeler kurulmalı ve bu suçlar “taksir” değil, “olası kast” kapsamında değerlendirilmelidir. Çünkü önlem almamak bir ihmal değil, bilinçli bir tercihtir.

    Asgari ücret, “açlık sınırı” değil “insanca yaşam standardı” esas alınarak belirlenmelidir. Ücret bir hayatta kalma aracı değil, insan gibi yaşama güvencesidir.

    Devlet denetim mekanizmalarını bağımsızlaştırmalı ve siyasetten arındırmalıdır. Denetim, göstermelik değil; caydırıcı olmalıdır.

    Eğitim sistemi içinde emek bilinci oluşturulmalı, işçi hakları temel yurttaşlık bilgisi olarak öğretilmelidir.

    Ve en önemlisi:

    Korku kırılmadan hiçbir şey değişmez.
    İşçi korktuğu sürece sistem kazanır. İşçi birleştiği gün, denge değişir.

    1 Mayıs artık nostaljik bir anma değil, aktif bir direniş günüdür. Bu ülkenin fabrikalarında, şantiyelerinde, ofislerinde çalışan milyonlarca insan şunu anlamalı: Yalnız değilsiniz. Ama yalnız kalırsanız kaybedersiniz.

    Bu yazının sonunda yumuşak bir temenni yok. Sert bir gerçek var:

    Eğer emek hakkını almazsa, o hak bir daha geri gelmez.
    Eğer adalet gecikirse, o artık adalet değildir.

    1 Mayıs, bir gün değil; bir tavırdır.
    Ya bu düzenin parçası olursun, ya da onu değiştirenlerden.

    Seçim hâlâ mümkün. Ama zaman daralıyor.

    Yaşasın 1 Mayıs. Yaşasın emeğin onuru.

    27 Nisan 2026 Pazartesi

    GENÇLİĞİN GELECEK KORKUSU: TÜRKİYE’NİN KADERİ GENÇLERİN ELİNDE


     

    

    GENÇLİĞİN GELECEK KORKUSU: TÜRKİYE’NİN KADERİ GENÇLERİN ELİNDE



    GENÇLİĞİN GELECEK KORKUSU: TÜRKİYE’NİN KADERİ GENÇLERİN ELİNDE

     

    Metin ALGÜL

     

    Bugünün gençliği, tarihin belki de en çelişkili dönemlerinden birini yaşıyor. Bir yanda teknoloji, bilgiye erişim ve küresel fırsatlar hiç olmadığı kadar artmışken; diğer yanda gelecek kaygısı, işsizlik, sosyal baskılar ve psikolojik yükler giderek ağırlaşıyor. Gençler artık sadece “ne olacağım?” sorusunu değil, “olabilecek miyim?” sorusunu da soruyor.

    Bu durum bireysel bir kriz değil, toplumsal bir kırılmadır.

    GELECEK KORKUSUNUN KAYNAKLARI

    Gençliğin yaşadığı gelecek kaygısı birkaç temel başlıkta toplanabilir:

    İlk olarak, ekonomik belirsizlik. Eğitim almanın artık garanti bir iş anlamına gelmemesi, gençlerde ciddi bir umutsuzluk yaratıyor. Diplomaların değer kaybı, liyakat tartışmaları ve iş piyasasındaki daralma, gençleri hem maddi hem de psikolojik olarak zorluyor.

    İkinci olarak, sosyal ve psikolojik baskılar. Sosyal medya çağında gençler sürekli 
    kıyaslanıyor. “Başarılı olmalısın”, “fark yaratmalısın” gibi görünmez baskılar, yetersizlik hissini büyütüyor. Bu durum kaygı bozuklukları, tükenmişlik ve yalnızlık hissini artırıyor.

    Üçüncü olarak, bilim ve teknoloji ile kurulan dengesiz ilişki. Teknoloji bir yandan fırsat sunarken, diğer yandan üretmeyen bireyler için bir tüketim tuzağına dönüşüyor. Yapay zekâ, otomasyon ve dijitalleşme, “insana ihtiyaç kalmayacak mı?” korkusunu tetikliyor.

    GENÇLER NE YAPMALI?

    Bu tablo karanlık görünse de çıkış yolu yok değil. Ancak çözüm, bireysel çabalarla sınırlı kalmamalı; bilinçli ve kolektif bir dönüşüm
     gerektirir.

    Gençlerin öncelikle şunu anlaması gerekir: Artık tek bir meslek, tek bir kimlik dönemi sona erdi. Bu nedenle:

    Çok yönlü gelişim şarttır. Sadece okul 
    eğitimi değil, dijital beceriler, yabancı dil, iletişim ve problem çözme yetenekleri hayati önem taşır.

    Üretici olmak zorunluluktur. Tüketen değil, içerik üreten, fikir geliştiren ve çözüm üreten gençler öne çıkacaktır.

    Psikolojik dayanıklılık geliştirilmelidir. Başarısızlık korkusu yerine öğrenme kültürü benimsenmelidir.

    Eleştirel düşünme ve sorgulama alışkanlığı kazanılmalıdır. Körü körüne kabul eden değil, anlayan ve analiz eden bireyler geleceği şekillendirir.

    Ama en kritik nokta şudur: Gençler yalnız bireyler olarak değil, örgütlü bir güç olarak hareket etmelidir.

    ÖRGÜTLENMENİN GÜCÜ

    Tarih açıkça gösteriyor ki, değişim bireylerle başlar ama örgütlü toplumlarla gerçekleşir. 

    Gençlerin fikirlerini, taleplerini ve enerjilerini bir araya getirmesi gerekir. Bu örgütlenme sadece siyasi anlamda değil; sosyal, kültürel, bilimsel ve ekonomik alanlarda da olmalıdır.
    Gençler topluluklar kurmalı, birlikte üretmeli ve birlikte öğrenmelidir.

    Sivil toplum bilinci gelişmelidir. Hak arama, sorumluluk alma ve katılım kültürü güçlenmelidir.

    Dijital platformlar doğru kullanılmalıdır. Sadece eğlence değil, bilinçlenme ve organize olma aracı haline getirilmelidir.

    Çünkü örgütlü gençlik, sadece kendi geleceğini değil, bir ülkenin kaderini değiştirir.

    TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU VE GENÇLER

    Türkiye’nin en büyük gücü ne yer altı kaynaklarıdır ne de coğrafi konumudur. En büyük güç, genç nüfusudur. Ancak bu potansiyel doğru yönlendirilmezse bir avantaja değil, bir krize dönüşebilir.

    Türkiye’nin kurtuluşu;

    Üreten, düşünen ve sorgulayan bir gençlikten geçer.

    Bilime, teknolojiye ve eğitime yapılan yatırımlardan geçer.

    Gençlerin sisteme dahil edilmesi ve karar mekanizmalarında yer almasıyla mümkündür.

    Unutulmamalıdır ki, bir ülke gençlerini kaybederse geleceğini de kaybeder.

    SONUÇ: KORKU DEĞİL, SORUMLULUK 
    ZAMANI

    Gençliğin hissettiği gelecek korkusu aslında bir uyarıdır. Bu korku, değişim ihtiyacının göstergesidir. Önemli olan bu korkuya teslim olmak değil, onu bir harekete dönüştürmektir.

    Bugünün gençleri, sadece kendi hayatlarını değil, bir ülkenin yarınını inşa edecek güce sahiptir. Ancak bu güç; bilinç, cesaret ve örgütlü hareketle anlam kazanır.

    Gelecek belirsiz olabilir. Ama onu şekillendirecek olan yine gençlerin kendisidir.

    Ve belki de en doğru soru şudur:

    “Gelecek bize ne getirecek?” değil,

    “Biz geleceğe ne katacağız?”

    Taşeronlaşmaya Hayır


     Taşeronlaşmaya Hayır

     

    Metin ALGÜL

     

    İster özel sektörde ister kamuda olsun, taşeron işçilik gittikçe yaygınlaşmaktadır. Patronlar taşeron şirketler kurmaktan ve taşeron işçi çalıştırmaktan pek memnun. Böylece patronlar aramıza kadrolu ve taşeron ayrımı koymakta, bizi birbirimize kırdırmakta, daha düşük ücretlere ve kötü koşullara razı etmeye çalışmaktadırlar. Taşeronlaştırma ile sigorta, sendika, iş güvencesi ve sosyal haklarımızı kaybetmekteyiz. "Ben taşeronda çalışmıyorum, beni ilgilendirmez" diyen her işçi bu oyunun sonunda zararlı çıkmaktadır. Çünkü taşeron işçiler haklarını ve ücretlerini ne kadar kaybediyorlarsa diğer işçiler de bir süre sonra onların koşullarında çalışmak zorunda kalmaktadır. Patronlar, ücretleri de diğer hakları da en düşük düzeye göre ayarlamaktadırlar. Bu nedenle taşeronlaştırma karşısında tüm işçiler ortak mücadele vermelidir. Daha önceki seçimlerde oy verip Meclis'e gönderdiğimiz sermayenin adayları milletvekillerinden taşeronlaştırmaya karşı hiçbir şey bekleyemeyiz. Zaten çoğunun ya taşeron firması ya da fabrikalarında taşeron şirketler vardır; taşeronlaştırmadan çıkarları vardır. Milletvekilleri de taşeronlaştırdıkları ortak firmalarda işçi çalıştırmaktalar. Bu patron milletvekillerinden taşeronlaştırmaya karşı yasalar çıkarmalarını ve önlem almalarını beklemek hayaldir. Taşeronlaştırmaya karşı çıkmazsak pek yakında bütün işçiler sefalet ücretleriyle çalışan ve her türlü haktan yoksun taşeron işçilerine dönecektir. Meclis'te de sesimizi çıkartabilmek için oylarımızı patronların adaylarına değil, kendi adaylarımıza atmalıyız. Bölgemiz işçi kentidir, Çorlu sanayi ve işçi kentidir. Yaşadığımız bölge bir emek-sermaye çelişkisini anlatan gerçek bölgedir. Bu bölge işçi hakları katliamının yapıldığı Türkiye'nin en büyük kentidir. İşçiler el ele vermeli, tek yürek olmalı. Rakibi diğer işçi kardeşi değil, sermaye olmalıdır ve sermayenin uşakları olmalıdır. Seçimlerde işçiyi temsil edecek milletvekilleri ortak adaylara oy vermelidir.

    Yarın İçin Bir Adım: Umudun ve Sorumluluğun Geleceğin Manifestosu

      Ana Sayfa ÜYE GİRİŞİ ÜYE OLUN HABER EKONOMİ SAĞLIK BİLİM & TEKNOLOJİ KÖŞE YAZILARI MAGAZİN SPOR İLETİŞİM   Ana Sayfa     KÖŞE YAZILAR...